top of page

2. Sürdürülebilir Turizm Zirvesi
02 - 03 Aralık 2022
Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall

Geçtiğimiz haftalarda Atout France’ın düzenlediği bir etkinlikte, Atout France BAE, Orta Doğu, Türkiye/Güney Afrika, Avustralya, Hindistan ve Rusya Bölge Direktörü Dominique Maulin-Diabira’nın şu cümlesi beni derinden etkiledi: “Dünya’da turist sayısı sıralamasında ikinci ülkeyiz, ancak stratejimiz gereği bu sayıyı bilinçli olarak düşürdük.” Sonrasında yaptığımız uzun sohbette, Fransa ve Türkiye gibi turizmin GSMH’da önemli paya sahip olduğu ülkelerin artık “daha fazla turist” değil, “daha fazla değer” yaratmaya yönelmesi gerektiğini konuştuk. Gerçek başarı, sürdürülebilir turizm odağında, geliri ve yaşam kalitesini birlikte artırmakta yatıyor.



Sürdürülebilir Turizm Sayının Ötesine Geçer


Dünya turizmi artık yalnızca “kaç kişi geldi?” sorusuyla ölçülmüyor. Gerçek soru şu: Bir turist, geldiği ülkeye ne kadar değer bırakıyor?

Küresel eğilim net: Az ama nitelikli turist, yüksek gelir, düşük baskı. Fransa, İtalya, Yeni Zelanda ve Bhutan gibi ülkeler yıllardır bu yönde politika izliyor. Çünkü aşırı yoğunluk artık gelir değil, yorgunluk yaratıyor — hem doğaya, hem yerel halka, hem ülke imajına.


Turist Kalabalığı ve Yerel Tepkiler


Uzun zamandır “aşırı turizm”in çevre üzerindeki etkileri konuşuluyor ancak Barcelona’da başlayıp Avrupa geneline yayılan yerel halkın turistlere tepkisi çok daha derin bir meseleyi işaret ediyor: Sosyal ve kültürel yaşamın korunması.

Barselona, Roma, Venedik, Prag, Bodrum ve daha birçok destinasyonda halk; gürültü, kalabalık, artan kiralar, uzayan kuyruklar ve yükselen fiyatlardan dolayı kendi şehirlerinde yaşam alanı bulmakta zorlanıyor.

Turizm, refahın bir kaynağı olduğu kadar sosyal yaşamı tehdit edebilecek bir unsura da dönüşebiliyor. Bu nedenle, turizmin önemli bir gelir kaynağı olduğu ülkelerin politikalarında yerel halkın talepleri artık merkezde olmalı.


Dünya’daki Bu Eğilimde Türkiye Nerede?


Türkiye 2024’te 62 milyondan fazla ziyaretçi ve 61 milyar dolar turizm geliri ile rekor kırdı. Ancak kişi başına ortalama gelir hâlâ 1.000 doların altında. Turizm gelirleri bir önceki yıla göre %8,3 artarken, ziyaretçi sayısındaki artış %9 seviyesinde.

Bu tablo açıkça diyor ki: “Stratejini gözden geçir.” Artık sadece sayıyı büyütmenin sınırına geldik. Özellikle Bodrum, Kapadokya ve Antalya gibi bölgelerde aşırı turizm (over tourism) hem altyapıyı hem yerel yaşam kalitesini zorluyor. Yeni hedef, nitelikli ve yüksek harcama potansiyeline sahip turistleri çekmek olmalı.


Türkiye’nin Overturizm Örneği: Bodrum


Doğası, kültürü, gastronomisi, sosyal hayatı ve lüks tesisleriyle yüksek bir turizm potansiyeline sahip olan Bodrum, aynı zamanda Türkiye’de aşırı turizmin (over-tourism) en belirgin yaşandığı bölgelerden biri.

Bir yanda eşsiz koyları, özgün yaşam tarzı ve yaratıcı enerjisiyle ilham veren bir destinasyon; diğer yanda aşırı yoğunluk, plansız yapılaşma ve mevsimsel dengesizlik.

Son yıllarda bölge, yüksek nitelikli, deneyim odaklı ve sürdürülebilir turizm yaklaşımına yönelmeye başladı. Butik oteller, sanat galerileri, yerel üretici pazarları ve eko-gastronomi girişimleri bu dönüşümün ilk işaretleri.

Ancak hâlâ yapılacak çok şey var. Bodrum’un ve Türkiye’nin geleceği, kitlelerin değil; değer yaratan ve değer bırakan turistlerin tercihlerine göre şekillenmeli. Çünkü artık mesele “ne kadar dolduğumuz” değil, nasıl dolduğumuz. 


Yeni Odak: Değer, Dağılım ve Denge


Türkiye’nin yeni turizm stratejisi; kalabalıkları çekmek değil, çeşitliliği ve kaliteyi artırmak üzerine kurulmalı. Turizmi 12 aya ve 81 ile yaymak, yeni destinasyonlara yatırım yapmak ve TGA’nın ve yerek yönetimlerin. global tanıtım çalışmalarını içeride desteklemek artık bir gereklilik.

Bu dönüşüm;

  • Doğa temelli sürdürülebilir turizm (eko-köyler, agro-turizm, bisiklet rotaları),

  • Kültür rotaları (gastronomi, el sanatları, müzik, film),

  • Sağlık ve wellness odaklı deneyimler,

  • Sürdürülebilir iş birlikleriyle nitelikli ziyaretçi profili yaratmak ve yatırımları artırarak desteklemek anlamına geliyor.

Fransa’nın “Destination France” stratejisinde olduğu gibi, daha az kalabalık ama daha çok değer yaratmanın zamanı.


Turizmin Yeni Ölçüsü: Kalite ve Kârlılık


Artık turizmde başarı kalabalıkla değil, yarattığın etkiyle ölçülüyor. Gerçek kârlılık sadece döviz geliri değil; doğanın korunması, yerel halkın refahı ve kültürün sürdürülebilirliğidir.

“Daha az kalabalık, daha çok kârlılık.

Daha az stres, daha çok huzur.” 

Türkiye, bu yeni dengeyi kurabilirse sadece turizmde değil; marka değerinde, çevre politikalarında ve toplumsal farkındalıkta da örnek bir ülke olabilir. Sürdürülebilir turizm sayesinde hem yerelin hem de yerli ve yabancı turistin daha huzurlu olması uzun vadede maddi ve manevi kazanımı artıracaktır. 

 
 
 

Şüphesiz ki Türk milleti ve Türkiye coğrafyasında yaşayan azınlıklar olarak sürekli yaşamakta olduğumuz siyasi ve ekonomik çalkantılar nedeni ile her koşula çok hızlı bir şekilde uyum sağlama yetilerimiz son derece gelişmiştir. Buna ilave olarak atalarımıza döndüğümüzde, sürekli göç eden bir millet olarak da her koşulda yaşamanın DNA'mıza genetik olarak kodlanmış olduğunu düşünüyorum.


Gördüğüm üzere bu hızlı uyum yeteneğimiz turizmde de son derece başarılı bir şekilde devam ediyor.


İstanbul'un en turistik yerleri olan Sultanahmet ve Taksim ki özellikle Talimhane bölgesi ve hatta Ortaköy'de bile bu koşullara uyum sağlama ve dönüşümün gerçekleştiğini görmek mümkün. Son zamanlarda bu güzide turistik merkezlerimi gezerken kendimi İstanbul'da bir İstanbullu gibi değil de bir Arap ülkesinde bir garip İstanbullu gibi hissediyorum.


Her köşe, her restoran, her kafe, nargile ve kilim deseni dekorasyon tarafından gasp edilmiş. Nargile kokusu olmadan bir bardak çay içebilmek mümkün değil. Daha da fenası geçen gün Talimhane'de girdiğim pahalı bir restorandaki garson Türkçe bilmiyordu! Ortak bildiğimiz bir dil olmadığı için mönüdeki fotoğraflardan sipariş vermeye çalışırken, Türkçe bilen garsonun imdadıma yetişmesi ile ben de sadece sipariş vermekle kalmayıp, özel isteklerimi de belirtebildim. O garson geldiğinde, Chicago'da, "Signature Room at 98th Floor" restoranında bir problemi çözmeye çalışırken işletme müdürünün Türk olduğunu öğrendiğim andaki mutluluğum ile eşdeğerdi. Artık çok mesuttum, garson Türkçe biliyordu.


Bir kaç yıl önce, Avrupalı ve Uzakdoğulu turistlere hizmet verirken, sektörün eğitimli zümresi olarak kalitelerinden ne kadar şikayet etsek de, turizm işletmelerinde çalışan, İngilizce bilen, düzgün giyimli çalışanlar vardı. İşletmeler daha derli topluydu. Bir restorana girdiğinizde Dünya mutfağını bulabiliyordunuz. Şimdi ise, o beğenmediğimiz sektör çalışanlarını arar olduk.

Peki gelen Avrupalı, Uzakdoğulu, Amerikalı turistin kalitesine yukarıya doğru uyum sağlamaya çalışmak bu kadar zor olmuşken gelen turistin kalitesine aşağıya doğru bu kadar hızlı uyum sağlamak nasıl mümkün oldu?


Arap turistleri, Araplaşmadan ağırlamak mümkün değil miydi?

,

İleride, toparlandığımızda, eski turist kitlesine hizmet vermeye tekrar başladığımızda, o kaliteye yükselebilecek miyiz?


Şu halimizle bir turizm şehri miyiz?


Turizmde Arap turiste uyum sürecini Araplaşarak uygulamak gerekli miydi?


Zaten yıllardır, eğitimsiz ellerde kahrolan turizm, ileride ciddi bir problem yaşatacak olan gereksiz bir uyum sürecinde çok hızlı ilerlemiş ve ilerlemektedir.


En üzücü olan ise, turizmde bile kimliğimizi kaybetmiş olmamızdır.


 
 
 
bottom of page